Muhsin Ertuğrul Shakespeare ve Schiller’i Anlatıyor

853

Azizim,

Bir yazınızda “Darülbedayi el programlarında, oynanan eserin yazarına ait küçük yazılar yazılırsa yazarın şöhretini, edebiyatta mevkiini bilmeyenler ve bilhassa eleştirenler öğrenir, diyorsunuz”. Ben sizi bu arzunuzu dile getirmeye sevk eden sebebi biliyorum. Fakat sizi temin ederim, Shakespeare’e dil uzatan bir bunaktır, Schiller’e söz söylemeye kalkan bir cahildir, onları mazur görünüz.

Eğer Shakespeare’in otuz altı cilt eseri bu adamlara dehasını tanıtamamışsa, bizim iki âciz satırımızın faydası olur mu? Fakat seyircilerimiz, geniş halk kitlesi, Hamlet’i şimdiye kadar hiç bir eseri karşılamadığı tarzda heyecanla, rağbetle kucaklayan halkımız, Shakespeare’i tanır ve sever. Schiller için de öyledir. Haydutların temsillerinde her akşam tiyatroyu tıklım tıklım dolduran halk, bizim için değil, büyük Fransız ihtilalcilerinin vatandaş rütbesini verdikleri Schiller içindi.

Bir bunak Shakespeare’e dil uzatmış, bir cahil Schiller’e söz söylemeye kalkmış. İkisi de mazurdurlar: Biri bunak, biri cahil, başka ne beklenir? Bunlar haddi zatında bir kibrit çöpünün güneşle aşık atması gibi, bir çakıl taşının Himalaya’ya dilini çıkarması gibi, bir damla pis suyun okyanusu hiçe sayması gibi, kör bir yavşağın aslana meydan okuması gibi, bodur bir solucanın Boa ile boy ölçmesi gibi! Bunlar güneşin, dağın, denizin, ejderin nesine?

Maalesef gazete sütunlarında yer bulan bu yazılar; hudut ötesinde düşmanlarımızın eline geçiyor, bunlara yeni şekiller veriliyor ve “Bakın Türkler medeniyetin birer abidesi olan büyük dehalar için ne söylüyor, ne yazıyorlar” diye bütün âleme karşı aleyhimizde bir silah olarak kullanılıyor. Şayet bir gün bu yazıları da bize mal etmek isterlerse ben diyeceğim ki:

Bu yazıların Türklerle, Türklükle alakası yok, biz medeniyeti benimseyen, medeniyetin tarihini, ilmini, irfanını, sanatını, edebiyatını kendi malımız gibi tanıyan bir milletiz, işte Darülfünunumuz (Üniversitemiz), işte mekteplerimiz, işte müzelerimiz, işte sanat akademimiz, işte tiyatromuz ve işte her büyük dehaya tapan yanlarımız ve bu yazıları yazdıran samimi duygularımız. Nasıl olmasın ki Pasteur’ün ilaçları bizi de iyi eder, Schopenhauer’ın felsefesi bizi de bedbin yapar, Mozart’ın Beethoven’ın musikisi bizi de sarar, Shakespeare’in eserleri bizi de hayran eder, Molier Fransızların olduğu kadar bizimdir, fakat medeniyetin bu insan şeklinde yaratıcılarına dil uzatanlar bizden değildir, bizim değildir.

Bugün Shakespeare, öldükten üç yüz sene sonra şimalde (kuzeyde) İzlanda’dan cenupta (güneyde) Hoorn Burnu’na kadar, garpte (batıda) İrlanda’dan şarkta (doğuda) Yokohama’ya kadar her yerde okunuyor, oynanıyor ve seviliyor. Hâlbuki Shakespeare’e dil uzatan adamın ismini kendi sağlığında bilse bilse köşe başındaki mahalle bakkalı bilir.

Onun için, Azizim Doktor Duda, biz bu dâhilerin önünde eğiliriz ve onlara karşı ancak hürmet duyarız. Okumuş ve okuyan herkes benimle beraberdir ve ben bu sözleri onları tanımış, onlar için hayranlık duymuş bütün Türkler namına size söyleyebilirim. Öteki zavallılara gelince, mazur görün, büyükleri küçük görmek suretiyle kendilerine paye vermek istemişler, ömürlerinde bir defa olsun isimlerini Shakespeare’in, Schiller’in yanında yazarak şeref duymak istemişler, böyle çapaçullar her millette vardır, fakat onlardan bize ne, kaz inciyi yemediyse, inciyi mısır tanesinden kıymetsiz mi addedelim?

Bu yazı 1930’lu yılların dili ile yazıldığı için, yazıda kullanılan bazı kelimeler günümüz Türkçesinde daha çok kullanılan karşılıkları ile değiştirilmiştir. Ayrıca dönemin yazım kurallarının bir gereği olarak Türkçede okunduğu gibi yazılan yabancı özel isimler de, orijinal şekillerine dönüştürülmüştür (Ör: Şekspir => Shakespeare).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here