Muhsin Ertuğrul Shakespeare ve Schiller’i Anlatıyor – 2

927

Shakespeare’e ve Schiller’e dil uzatana cahil dedim, çünkü eserlerini okumadığı, tanımadığı bir muharrire (yazara) dil uzatan bilmediğinden uzatır. Cahil diye bilmeyene, iki kere katmerli cahil de bilmediğini bilmeyene denir. İnsan susarsa ikincisinden, öğrenirse birincisinden kurtulur. Fakat ben daha kolay bir çare buldum. Bakınız nedir: Shakespeare’in otuz beş otuz altı eseri vardır, bunun üçte biri on iki eder, eğer Shakespeare’e dil uzatan bu on iki eserdeki eşhasın (şahısların) isimlerini biliyorsa verdiğim sıfattan kurtulacak. Ne kadar basit bir teklif değil mi? On iki eseri okutmak istemiyorum, biliyorum ki bu kabil (mümkün) değildir. Mevzuunu (konusunu) sormuyorum, biliyorum ki bilmezler, fakat belki eşhas (şahısların) ismi çabuk ezberlenir, bunu öğrenirlerse o sıfattan kurtulacaklar, o zaman âlim diyeceğim.

Cahil dedim, çünkü Schiller’i de tanımadığınız ve okumadığınız halde dil uzattınız ve size öğretmek isteyen bir müesseseye tecavüze kalktınız, hâlbuki Darülbedayi size “Hile ve Sevgi”sini, “Haydutlar”ını öğretti, hiç yorulmadan bir muharririn (yazarın) iki eserini tanıttı. Fakat siz yalnız nankörlükle kalmadınız bir de eskiden biliyormuş gibi münakaşaya karıştınız. Onun için Schiller hakkında da soruyorum. On sekiz eserinden altısını okudunuz mu veya eserlerinin isimlerini biliyor musunuz? Sonra işittim ki tercümelerine de kabahat bulmuşsunuz ve demişsiniz ki: “Bir lise talebesi daha iyisini yapar”. Buna mukabil ben de diyorum ki size: Schiller’den veya Shakespeare’den bir sayfa verelim, bir tecrübe edin, bakalım siz kendiniz yapabilecek misiniz? Yahut da böyle ciddi bir eserden tercüme edilmiş bir tek sahifeniz var mı? Schiller’i okuduğunuzu iddia ediyorsunuz, acaba herhangi bir lise talebesiyle mevzuu (konu) üzerinde münakaşaya hazır mısınız? Eğer bilginiz lise talebesinin bilgisinden çoksa, o zaman âlim diyeceğim.

Cahil dedim, çünkü okumayana, okumadan her işe burunlarını sokanlara öyle derler. Mamafih (bununla birlikte) yazınızda memnuniyetle gördüm ki cevap verebilmek için epeyce kitaplar karıştırmaya mecbur olmuşsunuz, bu hoşuma gitti, yazımın tesiri görülmüş, okumaya başlamışsınız. Satırlarımın mahmuz vazifesini yaptığına pek sevindim, fakat kör olası boşluk, kitap hususunda da yükünüz azmış. Bula bula bir takım isimlerden istianeye (yardım istemeye) kalkışmışsınız ama hepsi yavan. Sonra işi döndürüp dolaştırıp Mune-Sülli’ye, Sara Bernar’a, Süzan Depre’ye getirmişsiniz. Eğer bunlara kadar muhtaç olacağınızı bilseydim size eski Şehbal koleksiyonlarını tavsiye ederdim. Bundan on yedi sene evvel, yani 1913’te Ertuğrul Muhsin’in Paris’ten yazdığı Shakespeare mektupları vardır, onlarda bu saydığımız üç mümessilin temsil tarzları hakkında gözle görülmüş, kulakla işitilmiş etütler vardır. Çünkü o aralık, cevap verdiğiniz adam teatr Antuvan’da Süzan Depre’nin yanında bütün bir ay Hamlet provasında bulunuyordu. O kadının himayesine ve birçok lütfuna mazhar olmuştu. Binaenaleyh (bundan dolayı) beni ıskat (düşürme) için söylediğiniz şeyleri ben bundan on yedi sene evvel yazdım ve o istişhad ettiğiniz (şahit gösterdiğiniz) kimselerden öğrendim. Siz biraz geç kaldınız ama zararı yok. Aramak, araştırmak, çalışmak, bunlar iyi şeyler, bunlar insanı cehaletten kurtaran şeyler. Gene gayret edin, okuyun, çabalayın, tiyatro bahislerinde bizim bilmediğimiz şeylere rasgelip yazabilirseniz o zaman âlim diyeceğim.

Cahil dedim, çünkü okuduğunu yanlış anlamak isteyene öyle derler. Ben bu kadarını bilseydim hiç Shakespeare’e Schiller’e kadar gider miydim? Meğer benim Resimli Ay’daki yazımı bile anlamamışsınız. Ben evvelce de izah ettiğim gibi züppe sınıfını kastettim. Bu size neden bu kadar çok dokundu? Siz niye üzerinize alınıyorsunuz? Sonra bir de yaygara kopararak başkalarına da teşmil etmek (genişletmek), onların arkalarına gizlenmek korkaklığına da kalkıyorsunuz. Ben o yazımda yalnız münevver (aydın) geçinen snopları (züppeleri) düşündüm. Sonra asıl maksadınıza gelerek iltifat buyuruyorsunuz ve bana “git” diyorsunuz. Ben de şimdi size yağma yok diyorum. Çünkü bütün yaptıklarınızın, bütün yazdıklarınızın arkasında bu gizli maksat var: Ah ben bir gitsem. O zaman gene suratınıza kapanan kapılar açılır, o zaman gene imaret (hayır kurumu) işler, o zaman gene artistler çalışır siz kazanırsınız, o zaman gene sahneye poker masası girer zannediyorsunuz değil mi? Hayır artık yağma yok, ben gitsem, benim bütün arkadaşlarını gitse bile bu hayıflandığınız mazi tekrar geri gelmeyecek. Çünkü tiyatronun sahnesine çalışmak mefhumunu (kavramını) soktuk, disiplin denilen müstebit (zorba) bir kere sanatkârların kalbine tahtını kurdu, artık hepimiz onun esiriyiz.

Benim gitmemi istiyorsunuz. Hâlbuki benim tiyatroya hizmetim dokundu. Nedir diyeceksiniz değil mi? Söyleyeyim: Tiyatroyu sizin, sizlerin vücudundan temizledim, tufeylilerden (asalaklardan) ayırdım, türedileri (haksız şekilde yükselenlerden) ayıkladım. Bütün arkadaşlarım senelerce sizin ıstırabınızı çekti, fakat bir şey söyleyebilmek, yapabilmek, imkân haricinde idi. Zira hemen ertesi gün iğbirarınızı (kırgınlığınızı) “filanca filan piyesi mahvetti” cümlesinin arkasına gizleyerek jurnalciliğe (ihbarcılığa) kalkardınız. İşte ben bütün bunlardan korkmadan sahnenin kapısını suratınıza kapadım. Bu hizmet az mı? Siz daha fazlasını yapabilirseniz, o zaman âlim diyeceğim.

Sonra bir de benim yazımı tahrif (değiştiriyorsunuz), ediyorsunuz. Şimdiye kadar yalnız cahil demiştim, yazı tahrif edenlere ne denir, onu da rasgeldiğim zaman kulağınıza söyleyeceğim.

Susuyordum… Daha da susacaktım…

— Okudun mu?… Gazetede.. Senin için ne yazılmış? Niye cevap vermiyorsun?

— Adam sen de, değer mi?

— Yahu hala susacak mısın? Bak filanca da senin için şunu yazmış, şu herifleri sustur…

— Hadi canım; adam yerine konulacak ehemmiyet verilecek yazılar değil…

Ve bu konuşmadan sonra yukardaki sualleri soran arkadaşım bana şu vakayı anlattı: Bir gün bir Fransız mebusu (milletvekili) bir İngiliz hariciye nazırına (dışişleri bakanına) sormuş:

— Neden sizin memleketinizde yüksek mevkideki insanlara, teferrüt etmiş (benzersiz olan) şahsiyetlere kimse hücum etmiyor?

Hariciye nazırı cevap vermiş:

— Çünkü bizde İngiltere’de, namuslu ve büyük insanlar da icabında değersiz mütecasirler (yeltenenler) kadar cüretkâr olurlar.

Bu cevap benim de mütecavizlerin hücumuna karşı harekete geçmem için başlıca amil (etken) oldu. Ben de onlar kadar cüretkâr olmaya, bu satırların altında gizli menfaatleri, o satırları yazdıran saikleri (güdüleri) meydana koymaya karar verdim. Yalnız aramızda bir fark kalabilmesi için ben arkadan vurmayacağım. Cephe aldığımı ilan ediyorum.

Kendi kafalarından, kabiliyetlerinden iki sütun yazı çıkaramayan kısır yazıcılar, ellerine kalemi alır almaz -ver elini Darülbedayi- diye hezeyana (saçmalamaya) başlıyorlar. Çünkü gazeteyi doldurmak lazım, gazetenin sürümü için dedikodu lazım.

Peyami Safa Bey, imzasına layık görmediği değersiz, kıymetsiz yazıları Server Bedi namı üstünde neşreder.   Böyle neşredilmiş birçok şeyler vardır. Ezcümle (kısaca); Vefa bozacısı, Şehzadebaşı çaycısı ve Darülbedayi gibi yazıları böyle sanat hududunun (sınırının) haricinde (dışında) kalmış şeylerdir. Bunların birinde benim ismimin gasıbının (ismimi gasp edenin de) da Darülbedayi sanatkârları arasına almalı diye garip bir tavsiye var. Bu yazı, yukarda söylediğim gibi sanatla alakadar olmadığı için latife olsun diye yazılmış olacak. Mamafih (bununla birlikte) bu latife bana bir hikâyeyi hatırlattı:

Napolyon Sentelen’de iken Mösyö Dö Laskaz demiş ki: — Haşmetmeap… Ben sizin yerinizde olsaydım Potsdam’a girdiğiniz zaman Büyük Frederik’in kılıcını alırdım…

Bonapart Cevap vermiş:

— Yanımda benimki vardı.

Onun gibi şimdilik Darülbedayi’de Ertuğrul isminin asıl sahibi var, mukallidine (taklitçisine), sahtesine henüz ihtiyaç yok.

Mukallit (taklitçi) deyince hatırıma kendisi geldi. Bir yerde, o da tiyatromuzu inkâr ediyormuş. Hâlbuki kalkıp da ona desem ki:

— Bizim tiyatromuz var, tiyatromuzun sanatkârları var, sanatkârların tanınmış isimleri var. Hatta senin gibi bu tanınmış isimlerden birini kendine takıp aktarı cihanı (dünyanın her yerini) dolaşıp o isimden istifade eden, o ismin gölgesinde bile bu kadar sene geçinen, isim ve şöhret gasıpları (gasp edenleri) var. Artık böyle iken nasıl olur da tiyatromuz inkâr edilir?

Bu seferlik bu kadar… Varan iki bakalım kimlere kısmet olacak? O zamana kadar kalemi zağlamalı (bilemeli)…

Bu yazı 1930’lu yılların dili ile yazıldığı için, yazıda kullanılan bazı kelimeler günümüz Türkçesinde daha çok kullanılan karşılıkları ile değiştirilmiştir. Ayrıca dönemin yazım kurallarının bir gereği olarak Türkçede okunduğu gibi yazılan yabancı özel isimler de, orijinal şekillerine dönüştürülmüştür (Ör: Şekspir => Shakespeare).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here